Bir pazar günü

Aug 9 2009

Sabah yine isteksiz başladım güne. 10’da Metser'de bruncha gidecektim ve 9.45'te yataktan kalkıp bacaklarımı sürüye sürüye zorla gittim. Orada da hüzünlü bir tavır sergiledim ve kızlar bana sarıldılar. 12.45'te eve geldiğimde yapmam gereken işler vardı. Onlara yoğunlaşınca kısa sürede keyifsizliğim yok oldu.

İşe yatak çarşaflarımı çıkarıp makineye atmakla başladım. Aslında bu çarşafları sanırım Cem'le beraber uyuduğumuzdan beri değiştirmemiştim, yani çok kirlilerdi. Metser dün Prosecco içerken bardaklar kokuyor demişti, mutfak adasının altındaki içki bardaklarının durduğu camlı dolabı sildim. Burada bana da güve kokusu gibi bir şey geliyordu. Bulaşık makinesini boşalttım. Biraz güneş açtığını görüp çarşafları bahçedeki büyük askıya serdim. Bembeyaz, çok hoş durdular. Bir makine de hassas beyazlar attım.

Salonda ufak değişiklikler yaptım. Yuvarlak masayı kanepenin sağından soluna çektim. Televizyonu ileri alıp tahta kahve masasını televizyonun arkasına, bambu koltuğun yanına aldım. Halıyı televizyona doğru ittim. Masayı da altındaki kilimle beraber mutfağa, daha doğrusu buzdolabına doğru çektim. Oturma alanıyla yemek alanının arasında 1 metre kadar açıklık oluştu. Bu, salona daha büyükmüş gibi bir görüntü verdi.

İki haftadır odamda duran Türkiye valizimi boşalttım ve valizi silip bodruma kaldırdım. Bodrumda hem yiyecek ve şarapların olduğu kilerin hem de çamaşır makinesinin olduğu odanın örümcek ağı ve pislik kaplamış pencerelerini sildim. Yiyecek kilerindeki raftan pencerenin önündeki eşyaları aşağı indirerek kilere güneş ışığının girmesini sağladım.

Oğlumun odasında minik oyuncakları yeni kutulara koydum. Ama odanın genel dağınıklığını henüz gideremedim. Güzel bir menü hazırlamayı düşünerek önce irmik helvası yaptım. Ardından pirinç pilavı yaptım. Taze fasulyeleri kırdım. Ama saat geçiyordu ve yürüyüşe çıkmadan fasulyeyi pişirmeye yetişemeyeceğim için bahçede asılı çamaşırları biraz ıslak toplayıp kanepeye koydum. İkinci parti çamaşırları en üst kattaki çamaşır askılığına serdim. Üçüncü parti (kırmızılar) çamaşırı makinaya attım.

20.45’te yürüyüşe başladık. Metser'lerin evine kadar yürüyüp döndük. Tam bir saat sürdü.

Döndükten sonra eski kocanın Norveç’ten aramış olduğunu gördüm. Hemen onları aradım. Oğlum benimle uzun uzun konuşmak istedi, yavrum. Tatile gitmeden karnı ağrıyordu, hâlâ ağrıyor diyor. Psikosomatik bir hâl mi aldı bu karın ağrısı, anlamadım. Çünkü bana dedi ki: "Anne, Doruk’la oynarken ağrımıyordu." Bir de yavrum çok dertli: "Anne, çok uzun zaman ağrıyor, değil mi? İyi bir şey değil," diyor. Ay, çok üzüldüm. :-(

Ama sevindiğim bir şey var; teyzesi Zürih’e gelecek diye büyük bir ihtimalle babasının kafasının etini yiyerek dönüşlerini cumartesiden perşembeye aldırmış. Her gün sordu: "Teyze ne zaman gelecek, biz geldikten sonra kaç gün bizde uyuyacak?" diye. Toplam 6 gece burada uyuyacaklarını bildiği için cumartesi gelirse 3 gece kalacağını biliyordu. Şimdi perşembe olunca: "Anne, 1 gececik teyze uyuyacak, sonra ben geleceğim, sonra 5 gece beraber uyuyacağız," diye plan yapıyor. Bir de 3 aylık minik yeğeni Rosa için: "Çok tatlı bir bebek," deyip duruyor. İyi ki bir güncük de olsa Stockholm'de buluştular. Bizimkilerle yakınlaşması hoşuma gidiyor.

Fasulyeyi pişirip kendime salata yaptım. Pilavla karıştırıp yedim. O arada Devrim aradı. Bir saat de onunla konuştum. Oğlumla Stockholm’de buluştuklarını, ilk başta babasından ayrılıp teyzesiyle beraber anneanneye gitmeye nasıl çekindiğini, ama sonra annemle telefonda konuşup gelmeye razı olduğunu anlattı. Annemin arkadaşlarıyla beraber istasyonda perona kadar inerek oğlumu kırmızı halılarla karşıladıklarını, sonra alışveriş merkezinden ona bir uçak alıp annemin minik evine geldiklerini anlattı.

Bittiğinde saat 23.30’du. Fasulye de pişmişti. Bir saat kadar internette takıldım. Bir daire gördüm. Ev çok ferah görünüyor ama biraz tepede. Oğlumun okula uzaklığını falan düşünürsek zor olabilir. Bir de metrekaresi oldukça ufak aslında, yani 100 m² sade. Sonra uyudum. 


Comments